Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Ersoy Hastanesi
Ömer ŞAHİN
Köşe Yazarı
Ömer ŞAHİN
 

Makamı buldular, milleti unuttular

İnsan bazen karşısındakini kendisi gibi sanıyor. Sözüne, inancına, davasına bakıp güveniyor. Sonra bir bakıyor ki yıllarca aynı yolda yürüdüğü kişi makam koltuğuna oturmuş, etrafına duvar örmüş. Dün kapısını çalanı tanıyan, bugün kapısında bekleyeni görmezden geliyor. Dün “halk” diyen, bugün halkı yalnızca kürsüden gördüğü kalabalık sanıyor. Bu yazı bir partinin değil, memleketin meselesidir. Eleştiri AK Parti’ye de yönelir, CHP’ye de; başka bir partiye, belediyeye, bakanlığa, kamu kurumuna da. Çünkü kamu malı partilerin değil, milletindir. Devletin kasası kimsenin babasının mirası değildir. Makam, şahsi servet üretme makinesi hiç değildir. Bir insanın yoksul başlaması, sonra çalışıp zenginleşmesi başlı başına suç değildir. Makam sahibi olmak da suç değildir. Fakat dün yokluk içinde yaşayan birinin çevresiyle birlikte kısa sürede izah edilemeyen bir servete kavuşması; yakınlarının ardı ardına iş, ihale, ruhsat, imtiyaz veya makam sahibi olması elbette sorulur. Bu soruları sormak düşmanlık değil, yurttaşlık görevidir. “Mal varlığını açıkla” demek iftira değildir. “Bu işi hangi sermayeyle kurdun?” diye sormak ayıp değildir. “İhaleyi kim aldı, hangi şartlarla aldı, rakipleri neden elendi?” demek suç değildir. Asıl ayıp, bu soruları soranı hain ilan edip cevap vermekten kaçmaktır. Hele ki aynı dava uğruna yıllarca çalışan insanlar bugün yoksullukla boğuşurken, bir zamanlar omuz omuza yürüdükleri kadroların çocukları ve yakınları iş dünyasında birdenbire büyük sermayelerle boy gösteriyorsa, bu tabloyu kimse “kıskançlık” diyerek kapatamaz. Bir dükkân açmak için bile milyonlarca lira gerektiği konuşuluyor. İnsanlar borçla, krediyle, alın teriyle ayakta durmaya çalışıyor. O sırada bazı çevreler için para, makam ve fırsat sanki hazır bekliyor. Bu servetin kaynağı nedir? Kamuoyunun bilmeye hakkı var. Bir davaya ömrünü veren emekçinin payına ne düşüyor? İşsiz kalan gencin, borç içindeki esnafın, kirasını ödeyemeyen ailenin payına ne düşüyor? Nasihat. “Sabredin.” “Şükredin.” “Dava için fedakârlık yapın.” “Birlik ve beraberlik zamanı.” İyi de fedakârlığı hep kim yapacak? Halk mı? Yoksul mu? Makam sahiplerinin etrafında dolaşıp bir iş, bir destek, bir kapı arayanlar mı? İmkânlar dağıtılırken kapalı kapıların arkasında kimlerin adı geçiyor? Zor günlerde “kardeşlik” hatırlanıyor da işler yoluna girince neden herkes kendi çevresini kolluyor? Peygamber Efendimizin “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözü, duvarlara asılacak bir süs değil; insanın kendine soracağı ağır bir hesaptır. O söz yoksula sabır öğütleyip zengine dokunmamak için söylenmedi. İnanç, yalnızca başkasına nasihat verirken hatırlanan bir süs eşyası değildir. İnanç varsa, kul hakkı da vardır. Kamu hakkı da vardır. Hesap verme sorumluluğu da vardır. Devletin malını aşıran kimse, hangi partiden olursa olsun, milletin hakkını yemiştir. İhaleyi kendi çevresine göre düzenleyen, kamu imkânını yakınlarına taşıyan, görevini şahsi çıkar için kullanan kimse bunun hesabını vermelidir. İddia varsa belgeyle araştırılmalı; suç sabitse hukuk içinde cezası kesilmelidir. Kimseyi delilsiz suçlamak da kabul edilemez, güçlü diye dokunulmaz saymak da. Çünkü kamu malına el uzatmak, yalnızca bütçeden para eksiltmek değildir. O para hastaneden, okuldan, yoldan, parktan, dar gelirlinin hakkından eksilir. Birileri haksız kazanç sağlarken, bedeli hizmet bekleyen vatandaş öder. Sonra aynı vatandaşın karşısına çıkıp “sabredin” demek, adalet duygusunu yaralar. Makam geçicidir. Servet de bir gün el değiştirir. Fakat geride kalan soru değişmez: O imkânı nasıl elde ettin? Kimin hakkından eksildi? Kim kapıda beklerken senin kapın kimlere açıldı? Ve o kapıdan girenler, kamu adına mı geldi; kendi hesabına mı? Bu soruların cevabını vermek zorunda olanlar yalnızca rakip partiye mensup kişiler değildir. Kendi partisinden olana da sorulmalı. Hatta insanın kendi mahallesindeki haksızlığı görmesi daha büyük cesaret ister. “Bizden” diye susmak, yanlışı düzeltmez; yalnızca onu korur. Artık kimse “Şunu eleştir, bunu eleştirme” diye ölçü biçmesin. Ölçü basit: Kamu malına el uzatan kimse eleştirilecek. İhaleyi usulsüzlüğe alet eden kimse soruşturulacak. Mal varlığını açıklayamayan, yakınlarına sağlanan imkânları izah edemeyen makam sahibi kamuoyu önünde cevap verecek. Suç kanıtlanırsa hukuk gereğini yapacak. Aksi hâlde ortada dava değil, çıkar düzeni kalır. Ortada kardeşlik değil, makam çevresinde kurulmuş bir halka kalır. Ortada inanç değil, başkasına öğüt verip kendine ayrıcalık tanıyan bir ikiyüzlülük kalır. Bu memleketin insanı artık nasihat değil, adalet istiyor. Alkış değil, hesap istiyor. Makam sahiplerinin çevresine dağıttığı imkânları değil, herkes için eşit fırsatı görmek istiyor. Ve şunu açıkça söylüyor: Kim devletin malını çalmışsa, kim ihalelerle, imtiyazlarla, nüfuzunu kullanarak milletin hakkını yemişse, makamına ve partisine bakılmadan hesabını versin. Kula kulluk eden düzenin değil, hukukun sözü geçsin. Çünkü bu ülkenin malı da, emeği de, geleceği de bir avuç insanın değil, milletindir.
Ekleme Tarihi: 14 Ekim 2026 -Çarşamba

Makamı buldular, milleti unuttular

İnsan bazen karşısındakini kendisi gibi sanıyor. Sözüne, inancına, davasına bakıp güveniyor. Sonra bir bakıyor ki yıllarca aynı yolda yürüdüğü kişi makam koltuğuna oturmuş, etrafına duvar örmüş. Dün kapısını çalanı tanıyan, bugün kapısında bekleyeni görmezden geliyor. Dün “halk” diyen, bugün halkı yalnızca kürsüden gördüğü kalabalık sanıyor.

Bu yazı bir partinin değil, memleketin meselesidir. Eleştiri AK Parti’ye de yönelir, CHP’ye de; başka bir partiye, belediyeye, bakanlığa, kamu kurumuna da. Çünkü kamu malı partilerin değil, milletindir. Devletin kasası kimsenin babasının mirası değildir. Makam, şahsi servet üretme makinesi hiç değildir.

Bir insanın yoksul başlaması, sonra çalışıp zenginleşmesi başlı başına suç değildir. Makam sahibi olmak da suç değildir. Fakat dün yokluk içinde yaşayan birinin çevresiyle birlikte kısa sürede izah edilemeyen bir servete kavuşması; yakınlarının ardı ardına iş, ihale, ruhsat, imtiyaz veya makam sahibi olması elbette sorulur. Bu soruları sormak düşmanlık değil, yurttaşlık görevidir.

“Mal varlığını açıkla” demek iftira değildir.
“Bu işi hangi sermayeyle kurdun?” diye sormak ayıp değildir.
“İhaleyi kim aldı, hangi şartlarla aldı, rakipleri neden elendi?” demek suç değildir.
Asıl ayıp, bu soruları soranı hain ilan edip cevap vermekten kaçmaktır.

Hele ki aynı dava uğruna yıllarca çalışan insanlar bugün yoksullukla boğuşurken, bir zamanlar omuz omuza yürüdükleri kadroların çocukları ve yakınları iş dünyasında birdenbire büyük sermayelerle boy gösteriyorsa, bu tabloyu kimse “kıskançlık” diyerek kapatamaz. Bir dükkân açmak için bile milyonlarca lira gerektiği konuşuluyor. İnsanlar borçla, krediyle, alın teriyle ayakta durmaya çalışıyor. O sırada bazı çevreler için para, makam ve fırsat sanki hazır bekliyor. Bu servetin kaynağı nedir? Kamuoyunun bilmeye hakkı var.

Bir davaya ömrünü veren emekçinin payına ne düşüyor?
İşsiz kalan gencin, borç içindeki esnafın, kirasını ödeyemeyen ailenin payına ne düşüyor?
Nasihat.

“Sabredin.”
“Şükredin.”
“Dava için fedakârlık yapın.”
“Birlik ve beraberlik zamanı.”

İyi de fedakârlığı hep kim yapacak? Halk mı? Yoksul mu? Makam sahiplerinin etrafında dolaşıp bir iş, bir destek, bir kapı arayanlar mı? İmkânlar dağıtılırken kapalı kapıların arkasında kimlerin adı geçiyor? Zor günlerde “kardeşlik” hatırlanıyor da işler yoluna girince neden herkes kendi çevresini kolluyor?

Peygamber Efendimizin “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözü, duvarlara asılacak bir süs değil; insanın kendine soracağı ağır bir hesaptır. O söz yoksula sabır öğütleyip zengine dokunmamak için söylenmedi. İnanç, yalnızca başkasına nasihat verirken hatırlanan bir süs eşyası değildir. İnanç varsa, kul hakkı da vardır. Kamu hakkı da vardır. Hesap verme sorumluluğu da vardır.

Devletin malını aşıran kimse, hangi partiden olursa olsun, milletin hakkını yemiştir. İhaleyi kendi çevresine göre düzenleyen, kamu imkânını yakınlarına taşıyan, görevini şahsi çıkar için kullanan kimse bunun hesabını vermelidir. İddia varsa belgeyle araştırılmalı; suç sabitse hukuk içinde cezası kesilmelidir. Kimseyi delilsiz suçlamak da kabul edilemez, güçlü diye dokunulmaz saymak da.

Çünkü kamu malına el uzatmak, yalnızca bütçeden para eksiltmek değildir. O para hastaneden, okuldan, yoldan, parktan, dar gelirlinin hakkından eksilir. Birileri haksız kazanç sağlarken, bedeli hizmet bekleyen vatandaş öder. Sonra aynı vatandaşın karşısına çıkıp “sabredin” demek, adalet duygusunu yaralar.

Makam geçicidir. Servet de bir gün el değiştirir. Fakat geride kalan soru değişmez: O imkânı nasıl elde ettin? Kimin hakkından eksildi? Kim kapıda beklerken senin kapın kimlere açıldı? Ve o kapıdan girenler, kamu adına mı geldi; kendi hesabına mı?

Bu soruların cevabını vermek zorunda olanlar yalnızca rakip partiye mensup kişiler değildir. Kendi partisinden olana da sorulmalı. Hatta insanın kendi mahallesindeki haksızlığı görmesi daha büyük cesaret ister. “Bizden” diye susmak, yanlışı düzeltmez; yalnızca onu korur.

Artık kimse “Şunu eleştir, bunu eleştirme” diye ölçü biçmesin. Ölçü basit: Kamu malına el uzatan kimse eleştirilecek. İhaleyi usulsüzlüğe alet eden kimse soruşturulacak. Mal varlığını açıklayamayan, yakınlarına sağlanan imkânları izah edemeyen makam sahibi kamuoyu önünde cevap verecek. Suç kanıtlanırsa hukuk gereğini yapacak.

Aksi hâlde ortada dava değil, çıkar düzeni kalır.
Ortada kardeşlik değil, makam çevresinde kurulmuş bir halka kalır.
Ortada inanç değil, başkasına öğüt verip kendine ayrıcalık tanıyan bir ikiyüzlülük kalır.

Bu memleketin insanı artık nasihat değil, adalet istiyor. Alkış değil, hesap istiyor. Makam sahiplerinin çevresine dağıttığı imkânları değil, herkes için eşit fırsatı görmek istiyor.

Ve şunu açıkça söylüyor: Kim devletin malını çalmışsa, kim ihalelerle, imtiyazlarla, nüfuzunu kullanarak milletin hakkını yemişse, makamına ve partisine bakılmadan hesabını versin. Kula kulluk eden düzenin değil, hukukun sözü geçsin. Çünkü bu ülkenin malı da, emeği de, geleceği de bir avuç insanın değil, milletindir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve oncememleket.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.