Bir ülkede kurumların çokluğu, denetimin güçlü olduğu anlamına gelmiyor. Bakanlıklar, kurullar, müfettişler, denetçiler, raporlar… Kâğıt üzerinde her şey yerli yerinde görünebilir. Ama vatandaşın aklındaki soru değişmiyor: Bu kadar kurum varsa, yanlışlar neden zamanında ortaya çıkmıyor?
Mesele, yalnızca bir bankayı, bir vakfı ya da bir şirketi konuşmak değil. Mesele, birbirine temas eden kurumların kendi alanlarına çekilip bütünü görememesi. Bir kurum bankayı, diğeri vakfı inceliyor; fakat para iki yapı arasında dolaşıyorsa, her inceleme yalnızca kendi dosyasına bakınca büyük resim arada kaybolabiliyor. Sonra herkes “Biz kendi görev alanımızı denetledik” diyebiliyor. Peki bütünün hesabını kim verecek?
Denetim, yalnızca evrak kontrolü değildir. Birbiriyle bağlantılı para hareketlerini, kararları, ortaklıkları ve sorumluluk zincirini birlikte incelemektir. Kurumlar arasında bilgi paylaşımı yoksa, yetki sınırları duvar gibi örülüyorsa, denetim bazen gerçeği bulmak yerine onu parçalara ayırır. Her parça ayrı ayrı makul görünür; ortaya çıkan bütün ise kimsenin dosyasına girmez.
Bu soru bugün yalnızca finans dünyası için sorulmuyor. Pazarda domatesin, biberin, soğanın fiyatı el yakarken üretici de tüketici de “Bu zincirin neresinde sorun var?” diye soruyor. Tarladan çıkan ürünün fiyatıyla tezgâhtaki etiket arasındaki farkı kim izliyor? Aracıların, depoların, nakliyenin ve perakendenin her halkasındaki fiyat hareketlerini kim karşılaştırıyor? Denetim, sadece rafın önünde tüketiciye ceza kesmekten ibaret kalırsa, fiyatın nasıl oluştuğu yine karanlıkta kalır.
İşçi geçinemediğini söylüyor. Çiftçi girdi maliyetlerinin altında eziliyor. Esnaf kirasını ve faturalarını çevirmeye çalışıyor. Memur maaşı ay sonunu getirmiyor. Emekli temel ihtiyaçlarını kısmak zorunda kalıyor. Buna karşılık, bazı dosyalarda milyonlarca liralık işlemler, şüpheli kazanç iddiaları ve kamuoyunun yanıt beklediği bağlantılar gündeme geliyor. Vatandaşın güveni de tam bu noktada aşınıyor: Kurallar küçükler için hızla işliyor, güçlüler için dosyalar yıllarca mı bekliyor?
Borsada işlem yapan yatırımcı, piyasa düzeninin korunmasını bekliyor. Bir şirketin hissesi olağan dışı biçimde yükseliyor, sonra sert düşüyor; binlerce kişi zarar ettiğini söylüyorsa, “Piyasa riski” deyip geçmek yeterli mi? Risk elbette yatırımın parçasıdır. Ama manipülasyon iddiası varsa, incelemenin hızlı, bağımsız ve anlaşılır biçimde yürütülmesi gerekir. Aksi hâlde yatırımcı yalnızca parasını değil, piyasanın adil olduğuna dair inancını da kaybeder.
Aynı soru kamu ihalelerinde, belediye harcamalarında, teşviklerde, ruhsatlarda, tarımsal desteklerde ve iş güvenliğinde de geçerli. İhale dosyası mevzuata uygun hazırlanmış olabilir; peki ihtiyaç doğru belirlenmiş mi? Fiyat piyasa koşullarına uyuyor mu? İş tamamlanmış mı? Ödeme yapılan hizmet gerçekten alınmış mı? Bir iş kazasından sonra rapor yazmak kolaydır; asıl mesele, o kazayı önleyecek denetimin neden zamanında yapılmadığını açıklamaktır.
Kurum çalışanlarının görevini yapmadığını peşinen söylemek doğru olmaz. Kamu görevlilerinin önemli bir bölümü işini hakkıyla yapıyor olabilir. Ancak kurumlar yeterli personel, uzmanlık, bağımsızlık ve açık görev paylaşımı olmadan çalışıyorsa; bilgi paylaşımı işlemiyorsa; uyarılar karşılıksız kalıyorsa, sorun tek tek çalışanlara indirgenemez. Sistem, doğruyu bulanı koruyor mu? Yanlışı görmezden geleni sorguluyor mu? Yoksa sorumluluğu birbirine devreden bir bürokrasi mi üretiyor?
Cezasızlık yalnızca mahkeme kararının çıkmaması değildir. Soruşturmanın gecikmesi, raporların açıklanmaması, bulguların birbirinden kopuk değerlendirilmesi ve kamuoyuna yeterli bilgi verilmemesi de güveni zedeler. Her iddia suç değildir; masumiyet karinesi korunmalıdır. Fakat masumiyet karinesi, etkili soruşturmanın yerine geçmez. Şeffaflık talebi de peşin hüküm anlamına gelmez. Tam tersine, iddiaların belgeyle incelenmesi ve sonuçların gerekçesiyle açıklanması herkesin hakkıdır.
Bugün toplumun en büyük talebi mucize değil: Aynı olayın farklı kurumlarca birlikte incelenmesi, denetim bulgularının takip edilmesi, çıkar çatışmalarının açıklığa kavuşturulması ve sorumlular hakkında eşit ölçüde işlem yapılması. Kurumların başarısı, kaç rapor yazdıklarıyla değil, önlenebilir zararı önleyip önlemedikleriyle ölçülmeli.
Çünkü yanlış yapanın yanına kâr kaldığı düşüncesi yayıldığında bedeli yalnızca mağdur olanlar ödemez. Bedeli, alışveriş yaparken her etiketten şüphe eden tüketici; yatırım yaparken piyasaya güvenemeyen küçük yatırımcı; emeğinin karşılığını alamayan işçi; ürününü değerinde satamayan çiftçi; dükkânını ayakta tutmaya çalışan esnaf öder.
Kamu kurumları vatandaşın sırtında birer tabela olarak duramaz. Denetim, yalnızca “bakıldı” demek için yapılmaz; gerçeği bulmak, zararı durdurmak ve hesap sormak için yapılır. Bu üçü bir araya gelmediğinde geriye bolca kurum, kalınca rapor ve cevapsız sorular kalır.
Ve cevapsız sorular çoğaldıkça, toplumun devlete duyduğu güven azalır. Güven bir kez aşındığında onu yeniden kurmak, bir dosyayı kapatmaktan çok daha zordur.


